TEKRAR DİRİLECEĞİZ…

Her şey mütenasip olarak yok ve tekrar var oluyor. Elektrik ampulü saniyede elli defa yanıp söndüğü için, biz onun devamlı yandığını zannediyoruz.

Zamanla mukayyet olmayan, bir anda yok ve var oluyor (Kün) işte budur. Zaman ve mekân dışıdır. Onun için idrak hududumuza sokamıyoruz.

Vicdanları gayet müsterih ve sâkin bazı sâlih insanlar vardır ki, kalplerinde ve sözlerinde tecellî eden huzur ve sükûna iştirak edilmedikçe, yanlarına yaklaşılmaz. Bu çeşit bir mübârekin yanı­ na bir gün yaklaşmak mümkün oldu da, bu yazı bu konuşmadan sonra onların malzemesiyle diziliverdi.. Ben de size anlatıyorum., Herhalde hoşunuza gidecek ve mânevi zevkinize bir okşama yapa­caktır.

Bu çeşit insanlara yanaşamıyanlar, Resulün tebliğ ettiği âyet­leri kendi kafalarında tefsir ederek, harâmı helâl yaparlar. Fet­valar verirler. Temiz kalpli müminlerin, ruhlarını bulandırmağa ça­balarlar. Bunlar bir gaye altında çalışan sinsi, kendilerini çok akıl­lı sanan bir cemiyetin âzâlarıdır.

Dinden bahsederler, mânevi mefhumları kalpte kalıplarına dö­kerler, görmüş gibi mânevi âlemin haritalarını çizerler. Sonra da öteki âlem yoktur; âlem birdir diye, öküzün bile inanamıyacağı bir çok vaaz, nasihatlar yaparlar…

Mahşer, kıyamet, âhiret, kelimelerinin ifade ettiği mânâ, Al­lah’ın mutlak hükümlerinden birini ifade etmektedir. Mahşer: top­lanılacak yer… Kıyamet: ölülerin dirilmesi… Ahiret: öbür dünya, insanların öldükten sonra vasıl olacağı âlem…

Kur’ân’a göre insanın hayatı ölümle nihayet bulmaz. Ölüm başka bir âlemin kapısını açar insanoğluna…

Dünya hayâtı bir gaye değildir. O, ruhun maddî teşekkülât içinde vukubulan tekâmül merhalelerinden birini ikmâl etmek için, bir vasıtadır. Varlıkların tekâmülleri için dünyaya gelmeleri lâzım­dır. Nisbî ve izafi her şeyin oluşundaki noksanlık, bir zarurettir. Beyaz renk dediğimiz zaman, bir şeyin eksikliğini ifade etmiş olu­ruz… Bu eksiklik de onun beyazdan başka renklerden mahrumiye­tidir. Her sıfat bir kusurun ifadesidir. Her şey kendilerine nispet ve izafe edilenden başka şeylerin eksikliği ile ınaluldur.. İzafiyet ve nispet ancak HALİK hakkında bahis mevzuu olamaz.

Mezar, topraktan bir yerdir ki, arkasında cennetlerin huzuru vardır. Toprakta HAY tecellî ettikten sonra, insan şeklinde dünyaya geldik. HAY çekilince, ceset edeben, eski yerine çekilir. Me­zarda, umumi olarak, kimyevi bir tahlil başlar. HAY değiştirdiği toprakta, tekrar topraklaşmak gayesindedir.

Cesedin, toprağa tevdii edilmeden evvel, bir takım sıkı merasi­me tâbi tutulmasında büyük hikmetler gizlidir. Burada, zaman, me­kân, hazırlık, mânevi hizmet mefhumları birden bire ayaklanır. .Bir­ ferdin ölümü; Kıyameti Suğra. Nesillerin kâmilen ölmesi: Kıyame­ti Vustâ. Haşru-neşr günü; Kıyameti Kübra isimlerini aldığı gibi, karar günü, hesap günü, telâfi günü, cem’i günü, huruç günü, teva­fün günü, din günü isimleri de verilmektedir.

Bu günün meydana gelişi, Rabbül âleminin vasıtasız tecellîsiy­le olacaktır…

İnsanoğlu ölümü akıl ve ilmiyle îzaha kalktığı günden beri var­dığı netice, (Yokluk) (Adem) kelimelerinin îzah çerçevesi içinde kalmıştır. Bundan dolayı, insanoğlu, ilmi ile, fenniyle, hırslariyle, kitap ve âlimleriyle, bütün akademik bilgi müesseseleriyle ölüm hakkında acı, hıçkırık, göz yaşı ve ızdıraptan başka bir teselli ve izah abidesi kuramamıştır.

Ölümü, kalbin adalesindeki bir bozuklukla, kan devaranının in­ kıtaı ile, beyinden bir damarın kopması ile ve tansiyonun yüksek ve düşüklüğü ile, kanser, verem daha bir çok binlerce isim alan hastalıklarla izaha ve teselli bulmağa savaşmıştır. Bizimle konu­şan sıhhati yerinde gülen, işiyle ve gücüyle meşgul bir insanın bir anda yok oluşunu, katillerin, zalimlerin, canilerin, faziletli alim ve insanların sonunda ne olduğunu ve ne olacağını bütün dünya âlim ve ilim müesseselerine sorsak alacağımız cevap: Ancak “Bilmiyo­rum” dur. Bu kelime ölüm kadar karanlıktır. Bu karanlıkların ay­dınlanmasını isteyen insan, bunu ancak îmân kürsüsünden dinle­yip öğrenebilir. İmân insanı hâlika bağlıyan kaçınılmıyan mânevi bir bağdır ki zerrelerden atomlara, atomlardan moleküllere, mole­küllerden yıldızlara, yıldızlardan nebatlara, nebatlardan hayvanla­ra kadar, büyük bir silsile teşkil eder…

Kitâbullâh’ta:

(Gökler, yeryüzü ve bütün mevcudat hâlikini tesbih eder. Hiç bir şey yoktur ki onun hamd ve senasıyla hareket ve tesbihte bu­lunmuş olmasın.) Çimen, ağaç her şey secde etmektedir. Görmez misiniz göktekiler, yerdekiler, güneş, ay bütün ecram, dağlar, ne­bat ve hayvanlar hepsi secde ve tesbihtedirler. Binlerce kuşlar sa­ bahları Allah’ı tesbih ederler. Bütün bu mahlûkat yaratıldıkların­ dan beri canlı ve cansız her yerde Allâh’a karşı niyaz ve tesbih­ lerini bilerek devam ettirmektedirler. Allâh da onların yaptıkları­nı bilmektedir. Lâkin siz onları görmüyor ve tesbihlerini işitip an­layamıyorsunuz.

Bütün Kâinat bir hamdüsena, niyaz ve tesbih mâbedi halin­ de yaratıldığından beri gelip gitmektedir. İnsandan maada bütün canlı ve cansız yaratılanlar istisnasız bunu bilir ve yapar. Ne ya­zıktır ki insanoğlu umumî bir taat ve tesbih çemberine girmemiş­tir. Habili öldüren Kabil gibi, hırs ye madde güruhuna uyanlar; hırslarını tatmin için yerleri kazdılar, dağları deldiler, bugünkü fennin mübeşşirleri oldular. Habil’in gurubu ise kaza ve kaderin çerçevesi içinde tevekkülde kaldılar. Bu küçük hikâyenin ifade et­tiği mânâ 60 senelik bir dünya hayatına sığdırılmak istenilen fa­zilet, ahlâk, kanaat mefhumlariyle hırs ve maddeye tapma arzusu ve şehvaniyet mefhumlarının mücadelesini ifade eder ki, bu mü­cadelede hakîkatın nurundan uzaklaşma saikasımn verdiği man­tıkla, insanoğluna ahlâk, adâlet; fazilet ve doğruluk hasletlerini haykıran dinlerin, hırs ve nefsani arzularının tatminine engel ol­duğu ileri sürülerek, netice itibariyle beşeriyetin, yekdiğerini bo­ğazlamak için her an hazır bir halde birbirlerine hırs ve düşman­ lıkla bakmasını husule getirmiş ve bugünkü dünya, bu kisve altın­ da, düşünen kafa için bir üzüntü silsilesi haline gelmiştir.

Halbuki ölüm bir yokluk ve varlık bataklığı değildir. Pırıl pı­rıl açacak bir sabahın, son karanlığıdır. Hayatın beşikle mezar arası kısa bir mesafeden ibaret olduğunu sanan dar bir kafaya, mezar dağlarının arkasından sökecek bir ölmezlik sabahının tülleneceğini anlatmak, çok zor ve korkunç bir iştir.

İlim ve fennin, kitap ve kütüphaneleriyle gözyaşı, acı ve ıstı­rap kelimeleriyle kapadığı ölümün, hakikatını ancak Peygamberin tuttuğu meş’ale altında, îmân yolculuğuna çıkmış insanlar anlıya­bilir, başarabilir…

Yaşamak hırsı içinde bulunan insanoğlunun, dünyada iken sarıldığı lezzet ve zevkin bir anda, yokluk diye inandığı ölüme sü­rüklenmesi kadar hicran olamaz. İmânsız, karanlık bir akıbete dün­yadan giderken, çivilenmiş hırsı ile ruhu , birbirinden gıcırtı ile sö­külür gibi ayrılır…

Diğer taraftan imânlı bir insan, ölüm kelimesini hecelerken, tatlı bir vuslat içindedir. Bütün ömrünü sevgilisinden kalma bir mendil gibi dünya hayatına sallıyarak, ölümle sarmaş dolaş olarak, ebediyete gözlerini yumar gider…

M.Derman(k.s)

Allah Dostu Der ki…

5 thoughts on “TEKRAR DİRİLECEĞİZ…

    1. Allah münir derman hocama gani gani rahmet eylesin ve onun sefaatine bizleride nail eylesin insaallah.
      sagliginda görüsmek nasip olmadi, kitaplarindan ve sohbet kasetlerinden tanidik hocami
      internettende olsa hocami bulup tanimakta bir nasip isi oldugunu düsünüyorum
      insallah bizide rabbim münir derman hocamla birlikte hasretmeyi nasip etsin.Okadar günahlarimizin cokluguna ragmen,,
      Resurullah sav. efendimizinde hadisinde dedigi gibi , kisi sevdikleriyle beraberdir

Bir Cevap Yazın