İSM-İ AZAM

Dinleyen bir zât: 15 mayıs 1971 günlerden cumartesi.
Muhterem hocam müsadenizle birşey sormak istiyorum.
“Buyurun!”
Dinleyen bir zât: “
İsm-i Azam hakkında Efendim. biraz sizden, çok dinledik ama bir de sizden bu hususta malumat ricâ ediyoruz…

Peki, bu öyle bi sual ki oğlum, karmakarışık bilen bile söylemez bunu ama aklımda aklımı toplayım da bi şeyler söyleyim size.
Yalnız “bilen var mıdır bunu?”
Vardır tabi, Rasûllahın sallallahu aleyhi ve selem Efendimizin bir hadisi var “iza huliyet gulibet”
Yani dünya, iyi temiz ruhanî adamlardan evliyalardan halii olursa yıkılır.
Bu insanlar İsm-i Azamın kendilerine aksetmiş olduklarındandır.

Yine bir Hadis-i Rasûlullah’ta “öyle kapalı kapılar vardır ki, rasih âlimlerden başkalarına açılmaz”
Ki Kur’ân-ı Kerim’de: ”ErRâsihûne fî’l- ilm… ”ErRâsihûne fî’l- ilmi”i bilse bütün her şeyin esrarı ortaya çıkar.
Her sır ifşa edilmez, her gerçek söylenip açıklanamaz.
“Öyle ilim vardır ki gizlenmiş inci gibidir” buyuruyor Cenâb-ı Peygamber.
“Onu ancak ALLAH’ı bilen âlimler bilir, ALLAH’a karşı mağrur olanlar onları yalanlar.”
Bu sırları bilenlere ifşaa etmemeleri de vâcibdir.
İfşâ ederlerse hata ve küfre girerler.

Şimdi ben bunları anlatırken içinizden bir şey geçmiştir, bu kadar dinleyici var:
“Acaba bu basit Hoca Efendi İsm-i Azamı biliyor mu?
Hemen söyleyeyim ki, İsm-i Azamı biliyorum amma, amması var!
Ona yanaşmak temizliğine henüz varamadım.
Nasıl buğulu göz yerini bildiği şeyi görüp tutamazsa…

Sesi mevcuttur, Kulakta kir vardır, Az duyar. 
Güzel koku mevcuttur, Burnunda nezle vardır, Koku alamaz.
Akıl vardır, maddenin ötesini şüphe, tereddüt, gaflet içinde çıkamaz.
Temiz dediğin bir suyun içinde mikroskopla bakarsan milyonlarca mikrobun raks ettiğini görürsün…

İSM-İ AZAM da böyledir. İsmi Azam, Resûlü Ekrem’in ahlâk, siret, yaşayış, harekat, sünnet, Mübarek nasiyesinde lemean etmektedir.
İSM-İ AZAM’ı bilenler, Resûl’den aksetmiş insan tahammülüne tenezzül etmiş miktarından istifade ederler.
Onda tecellî eden İsm-i Azam, Ayı ikiye böler.
Hz.Musa denizi ikiye ayırır.

Akseden İsm-i Azamdan ise Veliler
Tayy-i Mekan eder, Keramet gösterir, Harikulâde hadiseler yaparlar. Ve bunlardan birçok hadiseler tezahür eder. Yani o akseden nurdan müstefid olurlar.

Aksetmiş olanların yanında bulunanlar, yani Resulullah’ tan lemean eden İsm-i Azamın nuruna mazhar olan insanlar; ‘vucûhun yevme izin nâziratun ilâ rabbiha nazira’ alnı temiz olanlar, ‘Elem neşrah leke sadrek ve vada’na ‘anke vizrek elleziy enkada zahrek ve refa’na leke zikrek feinne me’al’usri yüsren inne me’al’usri yüsra’ aha bunu yapanlar ‘Ve ila rabbike ferğab’. Ondan sonra yanaş, bu temizliğe var ondan sonra yanaşanlar var ya, bunların yanında bulunanlar bir aydınlığa girerler. Nereden geldiğini keşfedemezler. Onlardan bilinmeyen bir zevk duyarlar.

Ayna olmasa kendini,
Kulak olmasa sesi,
Burun olmasa kokuyu alamadığın gibi.
Temizliğin gayesine varmadan da bu akis kimseye varmaz, gelmez.
Röntgen şua’ı görünmez.
Görünmesi için muayyen tertibat ve cihazın mevcudiyeti lâzımdır.
Amma şimdi bilmediğim İsm-i Azam’ı bildiğim kadar anlatayım, buyurun dinleyin.
Çok dikkatle dinlemek gerek!
Zira karışıktır.
Ben öyle anladım da belki ondan karışıktır.

Görmek için ışık lüzumludur. Karanlıkta göremeyiz.
Işığın görülmesi için, havadan geçmesi lâzımdır.
Işığın saniyede sürati 300.000 kilometredir.
Sesin saniyede sürati 358 metredir.

Sesin işitilmesi için havaya ihtiyaç vardır; ses dalgalarının intişarı için.
Su olmayınca dalga olmadığı gibi, hava olmayınca ses dalgaları da yoktur.
Suyun olması için toprak lazımdır.
Toprak olmasaydı su olmazdı.
Su olmasaydı hava da olmazdı.
Hava olmasaydı ne ses olurdu ve ışık da görünmezdi.
Toprak yaratıldı.
Sonra su.
Sudan hava oldu, o zaman en evvel var olan ışık görüldü.
Ateş ve hararet husul buldu.
Hava olmasa hararet de yoktur.

Göz; eşyanın dışını görür, içini göremez.
Sonlu olanları görür, sonsuzları göremez.
Bazen büyüğü küçük, küçüğü büyük görür.
Kendinden çok uzak ve çok yakini da göremez. Göz kendini göremez. Akıl için uzak yakın yoktur. Göz çok yakini ve çok uzağı göremez. Göz perde arkasını göremez. Göz eşyanın dış yüzünü görür, içini göremez. Göz varlıkların bazılarını görür, bazılarını göremez ama hiçbir hakikat akıldan gizlenemez. Göz yanılmasının çeşitleri çoktur amma akıl yönünden münezzehtir ve akıl yanılmaz.

Perde diyoruz burada perde; hayal ve vehim demektir. Sesleri, kokuları, tatları, sıcaklığı, soğukluğu, işitme, koklama, tatma duygularını göremeyiz biz. Lezzet, kudret, şehvet, aşk, acı, hüzün, elem, gam, sevinç, ferahlık bunları göremeyiz, bilemeyiz. Onun için evvelde toprak suyun görünmesini temin etti. Çok dikkat buyurun buraya. Bahisten bahise atlar gibi görünüyorum ama bi de birazda ben perde yapacağım tabi.

Evvelde toprak suyun görünmesini temin etti.
Sudan hava oldu.
Var olan ışık da görünmeye başladı.
O halde mekân toprak oldu, sudan hava teşekkül etti.
Böylelikle ateş göründü ve ses duyuldu.
Ve sudan geçen “Hayy” dan da her şey halk oldu.
Su görünmez oldu.Hava oldu, hava görünür oldu su oldu.
Su görünmez oldu, ziya göründü.
Su görünmez oldu hava oldu, ses duyuldu.

O halde eskilerin “Anâsır-ı Erbaa” dört unsur dedikleri;
“Toprak + Su + Hava + Ateş” diye bunlardır.

Toprak da : İlâhî esmâların, nakışları tenezzülen tahammül hududuna girmesi için toprakta muhtelif cevherler hazırlandı.
Madenler, Nebatlar, “Şafi” Nakşının muhafazası oldu.
İnsan, Hayvan, Nebat bünyelerinde bulunan cevherlerin hepsi toprakta mevcuttur.
Bu cevherlerin toplanmasını, su ile karışması protoplazma bir organizma yaptı.
“Hayy” in görünme yuvasını teşkil etti.
Canlılık husul buldu.
Hayvanın, nebatın, mikrobun, insanın içinde barınacak bir yuvası vardır.
(Hayy) Hay’ ın diğer esmâlarla barınacak yuvası evi (en kaba söylersek kabanın kabası bir misal olarak) yaratıklar dünyaya geldi.
“Hayy” esmâsının yanına diğer esmâlar toplanıverdi.
Bu miktar “İklimlere göre nasıl hayvan ve nebat, çiçek, maden cevherleri varsa” insanlara göre de murad böyle tecellî etti.
Her insan bir esmânın kabilliyeti altında süslendi.
Bazı esmâların müşterek.
Bazı esmâların miktarları farklı insanlarda tecellî etti. Hayvan ve nebatlarda da böyle oldu.
Hepsinin hassaları ayrı ayrı.
Birinin terkibinde olan diğerinin terkibinde yok gibi.
Bir diğerinde fazla, öbüründe başka bir hassa.

Bazı nebat zehirlidir.
Bazısı değil.
Bazı hayvan sadıktır.
Bir diğeri değil, nankördür.
Bazı maden sert.
Bazısı yumuşak.
Bazısı tatlı, bazısı acı.
Bazısı serinlik verir.
Bazısı yakar.

Bunların aslına varmak için, yâni hangi esmânın, hangi hassanın bulunduğunu anlamak için tahlil gerekir.

His ve duygu değişiklikleridir.
Zira her şey güzel yaratılmıştır. Gözü bulanık göre adam güzeli bulanık görür. Gayet tabii.
Burada beşeri ilimle, mukavemet, bünye, tahammül kelimelerinin ifadeleri ortaya çıkar.

Leş kokar.
Leş kuşları, sinekleri.
Bazı leş yiyen hayvanlar için bu koku yoktur.

İnsan kendindeki asıl galib esmâya vardı mı bunların hepsi bir olduğunu görür.
Çirkin yoktur.
Pis koku yoktur.
Yakan yoktur.
Zehirleyen de yoktur.
İlâhî esmâ vardır.
O da “Uyumayan, doğurmayan, yemeyen, eşi olmayan Tek ” ALLAH’ ın tecellîsidir.

Göz görür. Fakat görülen şey dışarıdadır, içinde değil.Ses duyulur, kulakta değil.
Sesin çıktığı yerdedir. Benim şimdi ağzımdan işitiyorsunuz. Hangi kulak oraya uzanmıştır?
Sanki kulak oraya uzanmıştır.
“Gören O, işiten O”.
Senin içindeki O’ dur. Onun için ‘ben kulumla görür, kulamla işitirim’.
O hâlde Kendimi göstermek için :“Âlemleri yarattım!” diyor Cenâb-ı Allah (C.C).
İnsan bu mânâya, bu künhe varması için aslına dönmesi lâzımdır.

Asıl nedir?
Temizlik esas cevher.
Bunlar için İslâm vardır.
İnsan yaratıldığı için, kühnüne varmak için İslâm vardır.
İslâm olacağı için insan mevcuttur. İnsan olduğu için İslam vardır demek değildir.
Onun için “insan mü’min doğar, aslına döneceği çözüldüğü zaman, yaklaştığı zaman mü’min ölür”. Hadisi son demde bunları anlar;
Ha demek böyle imiş der, inanmış olur demektir.
Temizlikn de, aslında güzel olan şeyler hep güzel olduğu gibi görünür.
Temizlik olmadı mı duyguların perdelenmesi neticesi onları çirkin, fenâ koku, nefret verici olarak duyar, görür, işitir.
Bu temizlenmemenin neticesidir ki bu bir nevi isyan sayılır.

Buralara varmak için İslâm vardır işte.
Çirkin, fenâ koku, iyilik mefhumuna giremez gibi görünen şeylerin hepsi tahammül hududunun cilveleridir.
Nasıl ki mikropları görsek, korkudan helak oluruz,
Hakiki temizliğe vardı mı yine helak oluruz. Bunlar tahammülün muhtelif şekilleridir.

İşte bu temizliğe varmak : Kendinde meknuz olan galib esmânın tecellî kudretiyle tesbih ve raksa girebilmek demektir.
Âyet-i kerime de “VELE ZÎKRULLAHÜ EKBER” en büyük zikir, Allah’ı zikir demek değildir burada. Allah’tan başka zikredilecek zaten yoktur. “VELE ZÎKRULLAHÜ EKBER” en büyük zikir, sende olan galip esmâ ile, sana senden yakin olan O’ nun büyük zikrine kendini sokabilmektir.
O zaman, sendeki tecellî eden Allah’ın sana nasip olmuş galib esmâsı ile görür, işitir, hareket edersin ki, o senin için “İSM-İ AZAM” olur o esma.
“Bütün Peygamberler zaten Allah tarafından kelâmla gönderilmiştir. Cezbe ve tasarruf ile değil.”
Kalb gönlün aynasıdır.
Gönül ruhun aynasıdır.
Ruh, hakikat-i insaniyenin aynasıdır.
Hakikat-i insaniye de Hak Teala’ nın aynasıdır.

Gaybi hakikatlar sonsuz denecek kadar uzak mesafeler kat ederek, söz hâline inkilab eder.
Lafz sûretine giren faillerin hakikatları kulaklara erişir.
Bu ihsan, Evliyaullah’a verilmiştir.
O zaman o Velî, Hakk’ı halk aynasında ve halkı da Hak aynasında birbirine perde olmaksızın müşahede eder.

Halk aynasında Hakk’ın kemalini görür ve Hak aynasında da halkın yokluğunu görür.
Bu insana işte “İnsanı kâmil” derler. Bu insan o zaman “İSM-İ AZAM’a” sırdır der sana. Bilinmez der sana. Oraya varamadığın için İsm-i A’zam sırdır der öyle adam sana.
Birçok İsm-i A’zam duaları, ayetleri vardır.
Bunların oradaki esmâların, isimlerin “ADÜL” esmâsı ile taksimindeki hikmetini ifade içindir.
Ve onların yardımı ile, kendinde meknuz galib esmâya temizlikle yanaşmak, kılavuz ve o esmâların hürmetine galib esmâya vusul yolları olarak fehmedilmelidir, anlaşılmalıdır.

Bu da mekân diye kabul ettiğimiz perde ki; fiziki, kimyasal hassa ve kanunları husule getiren esmâ tecellisinin, madde olarak tahlil ve tetkik ederek onlardan birçok kudretlerin Allah’ın verdiği kabiliyet, isti’dad, akıl hududu dahilinde kudretin azametini idrak için kesitler, füzeler binlerce icatlar ortaya çıkmasına muradı ilâhî izin verilmesindendir.
“Beşikten mezara kadar ilim tahsil ediniz!”
Tebşir-i Peygamberisi.

“Kâinâtın yaradılışını anlamak isterseniz, arzı dolaşınız diyor bir Hadis-i Kudsî de. Arz’ ı tetkik ediniz.
“Bilen ile bilmeyen bir olur mu?” emr-i ilahisi…

Bütün bunlar Kur’an-ı Kerim’de Azizlerim..,

ÂYÂT-i MÜTEŞABİHAT : Mânâsı gizli Âyetler.
ÂYÂT-i MÜHKEMAT : Mânâsı açık ve sarih Âyetler ki bunlara vusul için yollar ve riâyet edilmesi icâb eden ve vusulda yapılması mecburi olan şeylerdir.
“İbâdet insanı değiştirmez. İnsanda meknuz olan aha bu hassayı ortaya çıkarmak içindir”.

ÂYÂT-I MÜTADE : Akıl sahasında olan Âyetler.
Bunlardan esmâların tecellîlerine tekevvün eden her şeyin tetkikine insanı sevkeden usûller ve yollardır.

ÂYÂT-I GAYRİ MÜTADE : Akıl sahasının haricinde olan yaradılış ve hadisat kanununun dışında kalan Âyetlerdir.
Bu ayetler ile uğraşırsan ya sapıtırsın, ya dinsiz olursun, yahut da tepinir durursun.

Bunlar vasıtası ile, insan aslını anlamaya gayret eder.
Resûller yol gösterir, îzah ve tefsirler yapar.

Bunların birçoklarını ancak “Ehlullah” anlarlar.
Çünkü onun tahammül hududuna yanaşmak temizliğine “TEVFİKİ İLAHİ ile vasıl olmuşturlar.
Ondan dolayı cehâlet ayağı ile bu hududlara vurmamak lazımdır. İsyan, şirk ve küfre yuvarlanır insan.
Onun için büyükler söyler : “EL ÂRİF LÂ YETE KELLEM VE’L- MÜTEKELLİM LÂ YA’RİF. Bilen söylemez. Çünkü karşıdaki tahammül edemez. Mırmır eden de bir şey bilmez, tepinir durur. Bu iş uzundur.

Mansur’ u astıkları zaman, ayaklarını kestiler ilk defa. Şu sözleri söyledi.

ERA KADEMİ : Ayaklarımı görüyorum.
ERAKE DEMMÎ : Kanım akıyor.
EHANE DEMMİ : Kanıma ihanet oldu.
EHA NEDEMİ : Yazık oldu kendimi anlatamadığıma! Demiştir.
Mansur’un son sözleri bu.

İşte, Mansur bu sözlerinde ÎSMÎ AZAM’ın beyhude aranmasına en büyük söylenmiş sözler bunlardır. Bütün esmâlar yine en büyük esmâ ile irtibatlıdır. Parmağının ucuylan dokunsan her taraftan duyarsın.
Temizlik derecesine göre yakınlık, uzaklık meseleleridir bunlar. Onun için İsm-i A’zamı biliyorum dedim ama biliyorum, ama temizliğine gidemiyorum. Maşa yok, kok kömürü yanan sobanın içene sokup da alamıyorum. Elimi üşütmeye çalışıyorum, bakalım bi dalavera yapacağız. Bulabilirsek buluruz…

El-Fatiha.

M.Derman(k.s)

Ses kaydından alıntı.

Bir Cevap Yazın